Anı Koleksiyoncusu
Meltem İnan
HomeGezi YazılarıTop 10 ListesiTavsiyelerKitaplarÖzgeçmiş/ Biography
Tunus
Hindistan
Swaziland
Köşe Yazısı: Amasra
Sizden Gelenler
Hindistan

       

DHARAMSALA:

‘İnişe geçiyoruz, kemerlerinizi bağlayın lütfen, ve sandalyenizi dik duruma getirin’

Uçak iyice alçalmaya başlayınca , Yeni Delhi görünüyor. Yukarıdan bakıldığında, herhangi bir dünya şehri gibi. Terminale çıktığımızda ise  , Hindistan’da olduğumuzu  hemen anladık. Nasıl mı?. Aşırı sıcak ve Curry kokusu. Hepimizin yüzünde heyecan ve neşe kıpırtıları var. Etrafa bakıyor, duvardaki Hint posterlerine göz gezdiriyor sonra birbirimize bakıp gülümsüyor, sonra tekrar etrafa bakıyoruz. Sanki tüm Hindistan bu havaalanından ibaretmiş gibi. Uzun bir pasaport kuyruğunun ardından çantalarımızı  sırtımıza  alıp dışarı çıkmamızla birlikte aydınlık hava gözlerimizi  kamaştırıyor. Sicak havayı içimize soluduk ama dışarı adım atınca  alnımızda ter damlacıklarının birikiverdi.

Etrafımızı  çantalarımızı taşımak isteyen , üstleri başları yırtık pırtık birkaç Hintli çeviriyor. ‘No thankyou’ dememize  rağmen mutlaka bir başkası gelip yine de taşımayı teklif ediyor. Çantaları taşımak isteyenleri atlatmak yetmiyor çünkü hemen arkamızda bekleyen  ellerini açıp, bir şeyler mırıldanan dilenci çocuklar var. İşte onları atlatmak zor çünkü asla pes etmiyorlar. Hemen havaalanının önünde beklemekte olan bir taksiyi çağırıyorum. Adam ‘gidin’ anlamına gelen bir el hareketiyle çocukları gönderiyor.

“Nereye gidiyorsunuz ?” . Hindistan’ın en büyük avantajlarından biri de buy. Herkes    az veya çok  İngilizce biliyor. Konuşamayanlar da var aralarında mutlaka ama herkes en azından İngilizce anlıyor.

Aslında nereye gideceğimizi bilmiyoruz. Otele mi gitsek , Tren istasyonuna mı, yoksa bir şeyler atıştırmaya şehir merkezine mi? Dalgasına taksiciye dönerek “Dharamsala” diyorum..

“OK” diyor taksici sakin bir şekilde.

 Hayretle taksiciye bakıyorum  “Nasıl OK?”

“Belki aynı isimde bir semt vardır Yeni Delhi’de” diyor Fatih .

Tekrar taksiciye dönüyorum. “Dharamsala” diyorum , ama bu defa sanki çok uzak bir yerdeymiş gibi elimle ufku gösterip “uuuhuuuu” diye bir ses çıkarıyorum

“OK”

“Biri bana rehberi versin”. Hindistan haritasını açıp, Hindistan’ın kuzeyinde yer alan Dharamsala kasabasını gösteriyorum adama. Taksici şöyle bir baktıktan sonra.

“Yes yes Dharamsala. OK” diyor

Kısa bir şaşkınlığın ardından ise kendime geliyorum.

“How much?- Ne kadar?”

Sıkı bir pazarlıktan sonra yaklaşık 100 dolara anlaşıyoruz. Hala şaşkınım. Bu İstanbul’da havaalanındaki bir taksiye “beni Kars’a götür” demek gibi bir şey. Ve onun 100 dolara bu teklifi kabul etmesi!!!!!.....

Fatih  ‘Oooo yaşadık, burası sudan ucuz’ diyor. Taksici sorumuz üzerine yolculuğun aşağı yukarı  dokuz saat süreceğini söyledikten sonra çantalarımızı  elimizden  alıyor ve bagaja yerleştiriyor.

Taksi , daha önce hayatımda hiç görmediğim  bir model. Eskilerin, taa 1950’lerin Peugeot’sunu andıran bir hali var. Kırık dökük  ve beyaz renkte. İkimizin de yüzünde aynı endişe var. Acaba bu taksi bizi, bir hiçliğin ortasında yolda bırakır mıydı? Bu taksici bir çete üyesi miydi? Bizi  ücra bir yere götürüp paramızı çalabilir miydi?

Taksiye binip yola koyulunca endişe yavaş yavaş yerini meraka bıraktı. 

İlk  iki saat boyunca hepimiz arabanın pencerelerinden dışarı baktık. Şehir dışına çıktıkça etraf gittikçe ilginçleşiyor,  yeşeriyor, yol ise daralıyordu. Aslında tek gidiş gelişli bir yoldu ama, yayalar, yoldaki inekler, kamyonlar ve arabalar buraya çift gidiş geliş muamelesi yapıyordu. Arabaların iki tekerleği yolda, diğer iki tekerleği ise toprak yolda gidiyordu. Şoförün eli ya kornadaydı ya da radyonun düğmesinde. İlk taksiye bindiğimizde  çalan Hint müziği ilgimizi çekmiş ve  çok neşelendirmişti. Ama bir  saat sonra radyonun frekansından kulaklara ulaşan tiz sesli Hintli kadının sesi işkenceyi andırmaya başlamıştı.

Kısa bir sohbet dışında komik veya değişik bir şey görmedikçe Fatih ile pek konuşmadık..

‘Aaa dört nala manda.... gördün mü?

‘Aaaa kamyonların arkasında ‘lütfen korna çalınız ‘ yazıyor. Ha ha’

‘Aaaaa bu mıntıka resmen sidik kokuyor, korkunç iyuuuu’

‘Aaaa motorsiklete beş kişi binmişler....’

‘Aaaa şuradaki tapınağa bak ne kadar renkli....’

Arabada ki kısa  bir siesta’nın ardından motorun  durmasıyla birlikte uyanıyorum..

Şöför ve Fatih belli ki çok acıkmışlar. Açık havada bir adam, sarı renkte bir şeyler pişirmekle meşgul.

Yıkık dökük birkaç taburenin üzerine oturuyoruz. Fatih büyük bir cengaverlik örneği göstererek sarı nesneden (ne olduğunu hala bilmiyorum, galiba da bilmek istemiyorum)  ısmarlıyor. Bense, köy ekmeğini andıran yuvarlak hamurlardan söylüyorum. Taksicimiz Amal ise her ikisini birden.

Yemek, havanın sıcaklığı  ve yolda gördüklerimize dair sohbet ederken , sırtıma bir darbe alıyorum ve sonra da sıvı bir şeylerin bel kısmıma doğru aktığını hissedince, ‘Bu da ne?’ diyerek öfke ile ayağa kalkıyorum. Fatih ve şöför , her ikisi birden kahkahalarla gülüyorlar. Fatih  anlatmaya çalışıyor ama kahkahalarını tutamadığı için bir türlü beceremiyor.

‘Sırtımda ne var...., ya bir şey söyleyin..’

Fatih  bir süre daha kahkaha attıktan sonra “balon” diyebildi.

Taksici ise “holi” dedi.

Tam o sırada içi renkli su dolu bir balon masamızda patladı. Tekrar dönüp arkama  baktığımda ellerinde şişmiş balonlarla gülmekte olan iki Hintli gördüm

Taksicimiz, bu günün ‘Holi’  isimli bir festival olduğunu ve bu şekilde kutlandığını söylüyor.

Bu özel günde herkes, içi renkli sularla dolu balonlar fırlatıyor. Tüm kadınsı içgüdülerimle “Öff” leyerek sandalyemi  değiştiriyor ve balon darbesi almayacağıma emin olduğum bir açıya yerleştiriyorum. Fatih  ise ayağa kalkıp yanda, bakkala benzeyen dükkana giriyor. Bir-iki dakika sonrada elinde bir karton kutuyla çıkıyor. Elini kutunun içine soktuktan sonra  herkesin eline, içi su ile dolu bir balon veriyor. Etrafta yürüyerek geçmekte olan Hintlilere, çocuklara, arabalara bu balonları  fırlatmaya başlıyor .İsabet oranı yüksek. İsabet alan herkes onu  kutluyor ve kahkahalarla gülüyor. Tabii ki ondan geri kalamayacağım için elime birkaç balon alıyorum. ‘Acaba ayıp mı olur?’ diye düşünerek yavaşça fırlatıyorum ama isabet alan Hintlilerin kızmak bir yana çok eğlendiklerini fark edince kendimi bu oyuna iyice kaptırıyorum. Etrafta inanılmaz bir balon savaşı başlıyor öyle ki yemekleri pişiren adam dahil, herkes sırılsıklam olana kadar devam ediyor.

Yorulduktan ve paçalarımızdan damlayan su damlacıklarını sıktıktan sonra artık yola devam zamanı.

Tabii ki yolculuk dokuz saat değil tas tamına on beş  saat sürüyor. Varır varmaz otele yerleşmek ve uykuya dalmak arasında geçen zamanın saniyelerle ifade edilebileceğine kalıbımı basabilirim.

Uykuya geçmeden önce tek hatırlayabildiğim çatıdan bir takım tıkırtıların gelmesi. İlk başta ‘Eyvah fare!’ diye düşündüysem de ağzımdan çıkan kükremeyi andıran bir horlama sesi oldu.

Sabah uyandığımızda  gördüğümüz ilk şey çatıdaki seslerin farelere değil maymunlara ait olduğu. Hindistan’daki otellerde en çok rastlanan levhalardan biri ‘Lobi’ tabelası değil, ‘Pencerelerinizi kapalı tutunuz , maymun girebilir’ uyarısı .

Sokağa çıktığımızda her yer yemyeşil çam ağaçları ile kaplı, ağaçların arasındaki evler ise  beyaz. Çatılarda yer alan mavi sarı ve beyaz renkler, evlerin dış duvarlarına asılan ve içinde Tibet dualarının yazılı olduğu bayraklar, etrafa büyülü bir hava veriyor.

Hemen giyinip dışarı çıkıyoruz. Hava temiz bir o kadar da soğuk. Otellerin bulunduğu yoldan aşağı inerken, taa yüzlerce yıl önceki gibi giyinmiş Tibetli kadınlar ve erkekler ilgimizi çekiyor. Kadınların neredeyse hepsinin saçları bellerine  kadar, ve saçlarını ya yandan ya da arkadan örmüşler.

Etrafı mis gibi çam kokusu kaplamış. Her şey tam kafamda hayal ettiğim gibi. Bir şey hariç; bu küçücük kasaba gereğinden fazla kalabalık ve kalabalığı daha çok turistler oluşturuyor.

Kasabanın ara sokaklarından ilerledikçe içim heyecanla doluyor çünkü buraya özel bir nedenle geldik; 14. Dalai Lama ile röportaj yapmaya.

14. DALAİ LAMA

Bir-iki kişiye yol tarifi sormamızın ardından kendimizi Dalai Lama’nın tapınağına giden uzun ince bir yolda buluyoruz.

Aynı yöne giden bir insan seli var ama bir acele yok. Sanki havada adımları yavaşlatan görünmez bir madde var. Tapınağa vardığımızda  herkesin  üstü başı aranıyor. Metal dedektörden geçiyor ve sonra tapınağın bahçesinde herkes gibi bir nokta bulup yere oturuyoruz. Yabancılar itinayla bahçenin sol tarafına oturtuluyorlar ancak tüm suratlar, henüz ortalıklarda görünmeyen Dalai Lama’ya ait olduğu belli olan bir kürsüye dönük. Kürsünün en önünde ise budist rahipler oturmakta.

Biraz sonra bir hareketlilik yaşanıyor ve yoğun bir uğultu yükseliyor. Dalai Lama kürsünün girişinde görünüyor.Yüzündeki gülümseme ile birlikte tanıdık tanımadık herkese selam vererek , kafasını, mütevazılığının bir işareti olarak ara sıra öne eğerek kürsüsüne ulaştıktan sonra ayaklarını altına alıp bağdaş kurarak oturuyor. Yanına ise önemli bir yardımcısı olduğu belli olan bir rahip oturuyor. Önce bir meditasyon seansı başlıyor ve etrafımızdaki tüm yabancılar , kimi gözü kapalı, kimi açık meditasyona katılıyor. Bağdaş kurup, ellerini bacaklarının üzerine baş parmakları ve orta iki parmağını buluşturacak biçimde oturuyorlar. Bana önceleri gülme geliyor ardından ne yapmam gerektiğini bilmemenin verdiği rahatsızlık ve dışlanmışlık hissi. Yaklaşık bir saat gibi gelen beş dakikalık meditasyondan sonra Dalai Lama konuşmasına başlıyor ancak Tibetçe. Bir vaaz veriyormuş gibi değil de arkadaşı ile konuluyormuşçasına bir anlatma şekli benimsemiş gibi.

Yanımdaki adam kulağıma eğiliyor. “Radyo Frekansı. Al şunu..... al tak kulağına”

Saçı sakalına karışmış ama yüzünden huzur ifadesi akan bu adamın uzattığı ve radyoya bağlı olan kulaklığı takıyorum. Dalai Lama’nın konuşmasının İngilizce tercümesini kulaklıktan duyuyorum .

Dalai Lama, sanki bana kendi  hayatımı anlatıyormuş gibi geliyor. Etrafıma bir göz atıyorum. Herkesin yüzünde anlamlı bir huzur ifadesini andıran  bir gülümseme var. Galiba o, herkese, kendi hayatlarını anlatmakta. En güzeli de, aklımdan geçirdiğim, her zaman doğruluğunu bildiğim ama bir türlü kelimelere dökemediğim gerçekleri en sade kelimeler kullanılarak karşımda  duran bu mütevazı sevimli adamdan dinliyor olmam.

‘Sanki aslında hepimiz daha doğduğumuzda biliyorduk bunları,Bu gerçeklerle birlikte doğduk ama kullanmaya kullanmaya tozlandı paslandı , ve bize sunulanları gerçek diye kullanmaya başladık’ diye düşündüğümü hatırlıyorum içimden. Dalai Lama’yı huzur içinde dinlemeye devam edip, bu sempatik adamın sözlerine kulak verdikçe , sanki bir bez ile üzeri tozlanmış bu gerçekleri temizliyor, bir zımpara ile paslarından kurtarıyormuş gibi hissediyorum. İçimde, yıllarca saklı kalan bu bilgilerin, sıradan bir bezle ile temizlendikçe ışıldadığını hayal ediyorum. İlk geldiğimde ‘aman zombi olmuş’ bunlar diye içimden alay ettiğim meditasyon yapan kalabalıktan birine dönüşüyorum galiba…

Burada bu konuşmaları anlatmayı çok isterdim ancak, Dalai Lama’nın çıkardığı kitap sayısını düşünecek olursak buraya sığmayacağını tahmin edebilirsiniz..

Birkaç saat süren öğretinin ardından Dalai Lama’nın özel kalemi ile konuşuyorum. Dalai Lama ile öğleden sonra röportaj yapabileceğimi söylüyor. Aslında Dalai Lama herkesle röportaj yapmıyor ancak davası Türkiye’de fazla duyulmadığından , bunun iyi bir fırsat olabileceğini düşünmüşler.

Yaklaşık elli yıl önce Çin’in Tibet’i istila etmesi ile birlikte Dharamsala’ya sürgüne kaçmak zorunda kalan Dalai Lama, o günden bugüne savaş halinde. Ama bu öyle bildiğimiz silah ve kurşun ile değil, kalem ve kamera ile yürütülen bir savaş. Medya sayesinde davasını Dünya’ya duyurarak destek toplamak ve bu sayede Çin’e uluslararası bir baskı yapılması esas hedefi. Kazandığı Nobel ödülü ile , işin ‘duyurma’ kısmını başarmış görünüyor. Ancak Tibet hala işgal altında,  Dalai Lama ise  hala sürgünde...

Özel Kalem Tsering ile (Tsering adı  Tibet’lilerin ‘Mehmet’ i oluyor.Çok yaygın bir isim. Özel Kalem’in ardından tanıştığım on Tibetliden dokuzunun adı Tsering’di diyebilirim) konuşurken konuyu Dalai Lama’nın en popüler müridi Richard Gere’e getirmeye çalışıyorum.

“Aaa evet, Richard Gere, daha bu sabah gördüm, selamlaştık”

“?????!!!!!!.. Dharamsala’da mı? , burada mı yani?”

“Evet”

Richard Gere’in ünlü bir Hollywood yıldızı olması Tsering için çok fazla bir şey ifade etmiyor. Ondan ‘bakkal Hüseyin efendi’ den bahseder gibi bahsediyor. Oysa ben geçirdiğim şoku henüz atlatabilmiş değilim.

“Aslında Tibet davasını ve Dalai Lama’yı bu davayı yakından takip eden bir batılıdan dinlemek programımıza çok katkı sağlayabilirdi. Richard Gere bize röportaj verir mi acaba ?”

“Kendisiyle konuşurum.”

Ardından Tsering ,Dalai Lama röportajına hazırlanmamız için bizi  özel bir odaya alıyor.

Koltuklar , kamera, ışık, sorularım her şey hazır. Birazdan ‘o’ geliyor.

İlk izlenimim ‘Ne içten bir gülümsemesi var’ oluyor. Son derece mütevazı bir yürüyüş,  içten bir gülümseme ile bizim elimizi iki elinin arasına alarak sıkıyor. Ardından bordo robunu hafif altına alarak oturuyor.

Sorularımı sordukça  bir şey dikkatimi çekiyor; Dalai Lama hemen cevap vermiyor. Önce biraz düşünüyor,  birkaç saniye geçtikten sonra cevap veriyor ancak bazı soruları da hiç düşünmeden kahkaha atarak yanıtlayabiliyor. Özellikle de “Birgün Tibet özgür olursa siz ne yapacaksınız?” sorusunu, “Basit bir budist rahip olarak yaşayacağım”  diye yanıtlayarak uzun süre gülüyor.

Hiç alışıla gelmemiş cevaplar da var tabii. Örneğin ailesini öldüren, Tibet’i işgal eden ve ona ve toplumuna en büyük acıları veren Çinliler için, “onlar benim gurum” diyor. “Bana sabretmeyi, ve problemler karşısında şefkat hissimi kaybetmememi öğreten onların çıkardıkları sorunlardır  çünkü” diye ekliyor .

Birden fazla Din’in olması gerektiğini savunan ender din adamlarından. “Hepimiz farklıyız, tek bir Din, Dünya üzerindeki herkesi tatmin edemez ki… O nedenle Dünya üzerinde birden fazla Din’in olması çok doğal ve olması gereken bir şey”

Dalai Lama ile röportajımız bittiğinde Fatih ile benim boynumuza beyaz bir şal geçiriveriyor. Tibetlilerde adettenmiş. Bu şal saygı ve sevgiyi sembolize ediyormuş. Oradan ayrıldıktan sonra, Fatih ile  uzun bir süre birbirimizle konuşmadığımızı hatırlıyorum. Etkilendiğimiz her halimizden belliydi. Her ikimizin yüzünde Dalai Lama’dan bize bulaşan dev bir gülümseme vardı.

ARA SOKAKLAR.:

Röportajın ardından Daharamsala’nın ara sokaklarını  keşfetmeye karar veriyoruz. Birkaç adım attıktan sonra gördüğüm ince patika,  mallarını satmak isteyen satıcıların tezgahları ile dolmaya başlıyor. Yavaş yavaş ilerleyerek kendimi kalabalığın arasına bırakıyorum.

Dünyada görüp görebileceğim en renkli şallar, atkılar ve incik boncuklar karşımda duruyor. Birkaç tezgah sonra, kaldırımın üzerinde kuklalar satan ve bebeğini emziren bir Tibetli kadın gözüme ilişiyor. Boncukları satıp satmamak pek de umurunda değilmiş gibi bir hali var. Fotoğraf makinemi çıkarıp kadına ‘çekebilir miyim’ gibilerinden makineyi göstererek gülümsüyorum. Kadın büyük ve tatlı bir gülümsemeyle başını ‘evet’ anlamında sallıyor. Bebeğinin kafasını yukarı doğrultarak göğsünün görülmesi riskini ortadan yok ederek kameraya bakıyor. Bir kere makinenin düğmesine basıyorum sonra dayanamıyor ve iki poz daha çekiyorum. Kadın o kadar içten gülümsüyor ki...Daharamsala’da kafanızı hangi yöne çevirseniz ,resmini çekmek isteyeceğiniz bir manzarayla karşılaşıyorsunuz. Özellikle de kasaba meydanındaki  bir Budist tapınağının önündeki dua çemberleri ve onları  döndüren budist rahipler…

Biraz daha dolaştıktan sonra  Tsering ile karşılaşıyorum.

“Seni, hikayen için ilginç olabilecek bir yere götüreceğim...”

Elli yatağın sığdığı geniş bir oda, ve üzerinde kiminin uyuduğu, kiminin de çocuklarıyla oyun oynadığı Tibetliler var.

“Burada gördüğün Tibet’liler , Çin’in baskısına dayanamayarak  Himalayalar üzerinden buraya kaçan insanlar. Biz onların geçici bir süre için burada konaklamalarını sağlıyoruz. Bak bu grup yeni gelmiş.”

Göç merkezi duvarları sararmış , hatta biraz da kararmış bir bina. Tsering, her yıl Tibet’ten kaçan insanların önce bu göç merkezine geldiğini oradan da Hindistan’ın çeşitli şehirlerine yerleştirildiklerini anlatıyor. Hepsi ilk geldiğinde ufak bir para yardımı alıyor ve bir süre için geçici olarak bu merkezde kalıyorlarmış. Tsering, o sırada odaya yeni girmiş olan bir kadının yanına gidiyor. Mutfakta yemek daha yeni çıktığından,  kadın elindeki yemek dolu tabağı ile birlikte bir yatağın üzerine oturuvermiş. Tsering kadınla tibetçe konuştuktan sonra bana dönüyor;

“Bugün gelmiş...Bu merkeze az önce girmiş ...Himalayaları 12 günde geçmişler... Çok soğukmuş...75 yaşındaymış...iki gündür ağzına koyacağı ilk lokma bu biliyor musun?”

Kadın, bir yandan Tsering  ile konuşuyor  bir yandan da yatağın altından çıkardığı gazete kağıdını yatağın ortasına yerleştiriyor. Yaşlı kadın tabağındaki yemeğin yarısını bu gazete kağıdının üzerine bıraktıktan sonra  yüzüme bakıyor,  Ben de ona…Bir süre böyle geçiyor. Ardından yaşlı Tibetli teyze, ‘Acaba yanlış bir şey mi yaptım’ gibilerinden Tsering’in yüzüne bakıyor.

O yemeği senin için koydu. Eğer sen yemezsen, o da yemez”

“Ama ben aç değilim ki, onun ilk yemeği. Aç olan o, lütfen yesin ben aç değilim” diyorum.

“Sen ne dersen de ,yemez.”

Şaşkınlıktan açık kalmış olan ağzıma , elimle önündeki yemekten bir lokma götürüyorum. Ondan sonra kadın da rahat rahat yemeğini yemeye devam ediyor. ‘Ben o kadar uzun süren bir yolculuktan ve açlıktan sonra acaba yemeğimi hiç tanımadığım bir yabancı ile paylaşır mıydım’ diye düşünüyorum içimden. Kadının 70’lerini geçmiş olmasına rağmen hala beyazlamamış olan saçlarına bakmaktan kendimi alamıyorum. ‘Bu nedenle yaşlanmamış olsa gerek’ diye aklımdan geçiriyorum. Kadın, sanki aklımdan geçenleri duyabiliyormuşçasına  gülümsüyor ve elimi tutuyor, zayıf ve yorgun düşmüş vücudunun izin verdiği ölçüde hafifçe sıkıyor. Elleri sert. Sanki  elini hızla  elimden çekse kanatabilir. Ama kadının şefkatli bakışları tersine, adeta ellerini yumuşatıyor.

Bir süre daha oturduktan sonra Tsering ile vedalaşıp kalkıyoruz. Kadının ve mülteci merkezinin birkaç kare fotoğrafını çekiyorum ama görev icabı değil, bu kadını, hayatımın sonuna kadar unutmak istemediğim için.

Göç merkezinden ayrılıp yolun dışına çıkan toprak patikaya sapıp uzun ve yemyeşil çam ağaçlarının arasında yürümeye devam ediyoruz. Yüzlerce böceğin ve kuşun sesi bir birine karışmış. Biraz sonra, Dharamsala’daki diğer yapılarla karşılaştırıldığında büyük ve son derece geleneksel bir yapıyla karşılaşıyoruz. Binanın içinden müzik sesi geliyor ayrıca çanlar , bir boru, ve insan sesleri de bir hayli baskın. Burası bir okul. Bahçedeki öğrenciler, rengarenk geleneksel kostümler giymişler. Bir tanesi ise kafasını dev bir hayvan maskesinin içine saklamış. Belli ki Himalayaların vazgeçilmez yük hayvanı ‘yak’ı canlandırıyor.

Merak içinde okul bahçesinde dolaşırken, yaşlı bir adam bize doğru yaklaşarak

“Yorulmayın, gelin oturarak izleyin, sormak istediğiniz bir şey olursa hiç çekinmeden sorun” diyor. Adama gülümseyip bankta bize  gösterilen yerlere oturduktan  sonra okulun öğretmeni olduğu anlaşılan adamı soru bombardımanına tutuyorum. 

Adam, Çinlilerin işgalinden sonra sürgünde yaşayan Tibetlilerin kültürlerini yaşatma çabaları sonucu bu okulun kurulduğunu söylüyor. Kostümler çok renkli ve ihtişamlı ama ya piyes? Buda’nın yaşamının anlatıldığı tiyatro, bir kaplumbağa hızında ilerliyor. Sanki insanları heyecanlandırmak, ilgisini çekmek gibi bir kaygı yok. ‘E ne de olsa Terminator filminin yapımcıları değiller ama yine de biraz hareket fena olmazdı’ diye düşünmeden edemiyorum. Bir Televizyoncu olarak bir yandan da '‘ne güzel'’diye geçiriyorum içimden; '‘rating kaygısı yok, insanları memnun etme kaygısı yok, sadece sanat için sanat Ohh şahane!’

Adam bir yandan bizimle sohbet ediyor bir yandan da öğrencilerine müdahale ediyor. Özellikle de kolların hareketinde öğrencilerin çok titiz olmasını istiyor. Oyunun bir bölümünde Buda, öğretilerini elleriyle öğrencilerine teslim ediyor.Öğretmen önce hareketi kendi gösteriyor sonra da öğrencisinin tekrarlamasını istiyor. Bana hep aynı şekilde yapılıyormuş gibi görünse de adamın içine bir türlü sinmiyor. Ve “olmadı, baştan” deyip duruyor.

“Eğer şimdi yanlış öğrenirlerse, o zaman yüzyıllar sonra bu yanlış bir biçimde yerleşecek. Bir  milimetre’nin bile önemi var” diyor öğretmen aklımdan neler geçtiğini anlamış gibi.

Biraz sonra arkalarda bir yerde, uzaktan küçük çocukların kahkaha sesini duyuyorum. Duvarın kenarına park etmiş olan eski püskü hafiften paslanmış olan motosikletin üzerine çıkarak deli gibi eğlendikleri her hallerinden belli. Çocukların oyun şeklinden, motosikletin çok yakında hurdaya çıkacağından şüphem yok ama hayatım boyunca eğlenceleri yüzlerine bu kadar yansımış çocukları görmeyeceğimden emin olduğumdan, fotoğraf makineme sarılıp, o anı belgeliyorum. Sonradan haklı çıktığımı da gördüm. Mutluluğun resmini yapamasam da fotoğrafını çektim. Bundan eminim…

Okulu geride bırakıp tekrar orman patikasının içine dalıyoruz. Dharamsala gerçektende inanılmaz bir yer çünkü her köşede insanı bir  sürpriz bekliyor.

Otelimize döndüğümde,  otuz iki  dişimin birden ışıldamasına neden olacak haberi alıyorum. Ertesi gün saat 16:00’da Richard Gere ile röportajımız var. ‘Yalnızca üç soru ve aptalca sorular yok’ mesajı ile birlikte. O gece sabaha kadar uyuyamıyorum. Üç  soru hazırlıyorum ama her sorunun içinde beş-altı soru var.

Örnek: ‘Neden Budist olmaya karar verdiniz, Dalai Lama ile ne zaman ve nasıl tanıştınız, niye kendinizi Tibet Budizmine adadınız?’

Ertesi gün saat 16:05. Kamera, oturma düzeni , her şey hazır. Sadece beş dakika geçmiş olmasına rağmen ‘ya gelmezse korkusu’ tüm bedenimi sarmış durumdayken, eski bir eşofman altı, gri bir kazak, başında beyzbol şapkası ve lastik ayakkabıları ile ‘o’ kapıda görünüyor.

Kısa bir sohbetin ardından karşılıklı oturuyoruz. Fatih arkama yaslanmamı, ben o şekilde otururken, kamera açısının uygun olmadığını, onun yüzüne gölgemin düştüğünü söylüyor. Oysa sadece bir  metre olan aramızdaki uzaklığı iki metreye çıkarmak gibi bir niyetim yok ama çaresiz boyun ediyorum. ‘Dünyanın en seksi adamı, en yakışıklı erkeği, kadınların hayran olduğu ilah’ tam karşımda oturuyor. Anlaşılan tüm bu yakıştırmalar onun  umurunda bile değil. Zaten karşısına geçip oturduğunuz andan itibaren, tüm bu lakapların aslında beyaz ekrandan çıkma olduğunu anlayıveriyorsunuz. Sohbet başladığı andan itibaren, karşımda sadece şefkat dolu, omzuna yaslanıp derdinizi anlatabileceğiniz, kötü gününüzde yanınızda olacağına güvenebileceğiniz bir abi görmeye başlıyorum.

Herman Hesse’in Siddhartası, Meksika’daki  Zapatalar,  Dalai Lama ile röportajımız ile başlayan sohbetimizin ardından bana “güzel güzel sohbet ediyoruz, kamera kayda girsin, biz sohbetimize devam edelim, sen de o arada sorularını sorarsın, böylece daha doğal olur” diyor. Ancak etten ve kemikten yapılmış bir insan olarak, bir ara gözlerine dalıp, soracağım soruyu unutuyorum. Richard Gere cevabını çoktan bitirmiş , bir şeyler söylememi bekliyor ama ben dalmış gitmişim, söylediklerinin  bittiğinin bile farkında değilim.

“Meltem, Meltem , Meltem” diyor, bende ‘tık’ yok.

Allah’tan kibar adam, sağ olsun beni rezil etmiyor. Hemen orada geçmekte olan restoran görevlisine. “Acaba bir limonata var mıdır?” diye sorup, konuyu değiştirip kendime gelmemi ümit ediyor.

‘Limonata’ kelimesi beni bulunduğum diyarlardan geri getiriyor. Bu kelimenin sorduğum soruyla bir bağlantısı olmadığını anlayıp, hemen önümdeki kağıtları karıştırmaya başlıyorum. Bir sonraki soruyu buluyorum. Fatih’e dönüp bakmıyorum, çünkü gülmemek için kendini zor tuttuğunu içimden çok iyi biliyorum.

Röportaj yarım saat sürüyor ve aklımdaki tüm soruları soruyorum. Aklımda kalan, “Neden Budist oldun?” sorusuna verdiği cevap.

“Çok acı çekiyordum”. Bunu öyle bir yüz ifadesi ile söylüyor ki…Sanki o günlere geri giderek , o anki acısını anımsıyor. “Ondan sonra beni bu acıdan kurtaracak bir keşfe çıktım”

Röportajın bitiminde  biraz daha sohbet ettikten sonra vedalaşıp ayrılıyoruz.

Akşam yemeğinin ardından otele döndüğümüzde, resepsiyondaki adam elindeki telefon ahizesini tutarak bana sesleniyor. “Sizi arıyorlar.”

‘Bu kesin annem olmalı’ diye içimden geçiriyorum.

Beni kaçırıp kaçırmadıklarını, yemeklerden hastalanıp hastalanmadığımı, kaza geçirip geçirmediğimizi, tecavüze uğrayıp uğramadığımı merak ediyor olmalı. Ne yalan söyleyeyim ;tüm bu seyahatlerdeki zorluklarda hep yorulup yıprananın bizler olduğumu düşünsem de, aslında bu kişi annemdi. İlk zamanlarda ki gidişlerimde annem, babam, ablam, anneannem ve diğer aile üyeleri , havaalanına konvoy halinde beni geçiriyor, arkamdan su gibi gidip geleyim diye su döküyor, ve gözyaşları ile beni pasaport kuyruğuna kadar geçiriyorlardı. Dönüşümde ise, geceleri başıma gelebilecek türlü olasılıkları senaryolaştırmaktan dolayı çıkmış, dudaktaki iki uçukla birlikte beni  yine annem karşılıyordu.

“Alo anne?”

Ama karşımdaki kişi Richard Gere. Ertesi gün olağan üstü bir ayin olduğunu, bu ayinin kırk yılda bir gerçekleştirildiğini , Tibet kültürünün bir parçası olduğunu ve eğer böyle bir belgesel hazırlıyorsam mutlaka görmem gerektiğini söylüyor. Tek bir şartı var: Kamera veya fotoğraf makinesi yok. “Yarın sabah 05:30 ta buluşuruz” diyor. Hayatım boyunca 05:30 sırasında yorganı burnuma kadar çekmiş bir şekilde derin uykuda olan ben, hiç tereddüt bile etmeden “tabii ki” diyorum.

Fatih soruyor; “Arayan kimdi?”

“Richard” diyorum. “Yarın buluşuyoruz da…”

‘???!!!’

Sabahleyin her kadının yapacağı gibi yaklaşık bir saat süren bir süslenme seansın ardından sabahleyin 05:30’da otelin önünde buluşuyoruz. Richard’a Amerika’dan onunla birlikte gelen Doktor bir arkadaşı eşlik ediyor. Amacı Tibet’ın  Batı kültürlerindekinden çok  farklı olan ilaç geleneğini incelemek. Tibet kültüründe  ilaçlar, Himalayalardan toplanmış doğal bitkilerin kurutulması  yöntemiyle  elde ediliyorlar ve çok etkililer.

Dharamsala’nın soğuk olması nedeniyle hafif üşütmem sonucu, soluğu  Tibet Tıp ve Astroloji  merkezinde aldığım gün, merkezin doktoru bana günde üç defa almam üzere iki ayrı hap vermişti. Ertesi gün dimdik ayaktaydım. Haplardan mı bilmiyorum ama şu kadarını söyleyebilirim; daha önce hiçbir hastalığım bu kadar hızlı iyileşmemişti.

Tibet’lilerin Batı Medeniyetinin iyileştiremediği bazı kronik hastalıklara nasıl çare bulduğu konusunda ilginç bir sohbetten sonra, Richard, Doktor ve ben soluğu tapınakta alıyoruz.

Dışarıda büyük bir kalabalık var. İçeriye girmesine müsaade edilen yabancı sayısı ise altıyı geçmiyor. Hepimiz yerdeki yastıkların üzerine oturup bağdaş kuruyoruz.

Budha’nın resmedildiği rengarenk ipek kumaştan örtüler duvardan duvara örtülmüş. Tibet Budizmine özgü sarı şapkalarını takmış olan Budist rahipler Tibet müziğinin en temel taşlarını oluşturan çalgıların başındaki yerlerini almışlar. Özellikle hayatımda gördüğüm  en uzun tompret olan ‘dung’un çıkardığı ses, Tibet’in tapınak müziği ile özdeşleşmiş adeta.

Richard bana Tibet’in Resmi Kahin’inin yani Dalai Lama’nında kahinliğini yapan kişinin birazdan geleceğini ve transa geçeceğini anlatıyor. Kahin’in, Tibet inancının bir alternatifi olmadığını, bir gerçeği olduğunu da ekliyor. Bu ayinlerde transa giren kahin bir yandan gelecekten haber verirken, bir yandan da hem insanlar için koruma sağlıyor hem de hastalıklarını iyileştiriyor. Hatta Dalai Lama’nın Tibet’ten güvenli kaçış yolunu yine eyaletin resmi kahini çizmiş.

Üst üste geçirilmiş yaklaşık otuz beş kilo gelen, kırmızı, desenli, mavi , yeşil ve sarı renk ipek kumaştan kostümü ile kahin, iki rahibin yardımıyla sandalyesine oturuyor. Richard, Kahin’in bu ağırlığı, bedeniyle kımıldatmakta zorlandığını ama transa girdikten sonra olacakları seyretmemi tavsiye ediyor.

Müzik gittikçe hızlanmaya başlıyor. Kahin’in gözleri tamamen beyazlaştı. Rahipler, Kahin’in başına farklı ve ihtişamlı kırk beş  kilo ağırlığında özel bir şapka geçiriyorlar.  Biraz sonra, kafasını bir oraya bir oraya savurmaya başlıyor, nefesleri sıklaşıyor, ve hıs’lamayı andıran sesler çıkarmaya başlıyor. Ne yalan söyleyeyim biraz korkuyorum. Etraftaki herkesin benzer duygular taşıdığına eminim.

Bu  aşamada, Kahin’in bedenine bir başka yüce varlığın girdiğine inanılıyor. Kahin’in ağzından anlamadığım bir dilde sözler dökülüyor. Herkes dikkatle onu dinliyor.

Yarım saat kadar süren ayinin ardından perdeler açılıyor ve dışarıda yer alan iki dev pirinç tenceresinin önünde halk sıraya giriyor.

Richard bizim de kuyruğa girmemizi tavsiye ediyor. “Kahin transtayken, kendi eliyle bu pirinci sana verecek olursa, o pirinci sakla ve sevdiklerine ver çünkü o pirinç, seni korur ve tehlike esnasında seni görünmez yapar. Ama Kahin transtan çıkmadan almak gerekiyor” diyor. Henüz kendinde olmayan kahin, bir avuç pirinci elime koyuyor. Richard kahinin parmaklarından dökülen birkaç pirinç tanesini yerden alıp bana veriyor. “Bunlar çok değerli, bir tanesini bile kaybetme” diye uyarıyor.

Gördüklerimin etkisinden ve heyecanından kurtulabilmiş değilim. Bir daha hayatım boyunca böyle bir olayla karşılaşmayacağım belki de. Az önce bir mucizeye tanık oldum. Richard’a beni buraya getirdiği için defalarca teşekkür ediyorum.

Daha sonra İngilizce bilen bir  rahip , Richard , Doktor ve ben tapınağın bahçesinde oturup, tapınak rahiplerinin bize sunduğu yağlı çayı içiyoruz. Grup gittikçe büyüyor. Bir annesi ve kızı da bize katılıyor.

Konuştuğumuz rahip bir ajan. Rahipten ajan olur mu diye sormayın. Meğer oluyormuş. Yüzünden gülümsemesi eksik olmayan bu genç rahip, bize geçen yıllarda vefat eden kutsal bir lama’nın re-enkarnasyonunu Tibet’ten nasıl Dharamasala’ya kaçırdığını anlatıyor. Çin-Hindistan sınırına ulaşmak için  bindiği otobüs, Çin’li güvenlik güçleri tarafından durdurulunca, iki-üç yaşlarında küçük çocuğu, robunun içine  saklamış. Kahinin kendisine verdiği pirinci ise elinde tutmuş. Bu sayede yakalanmadan tekrar Dharamsala’ya dönebildiğini söylüyor.

Sohbet bittikten sonra Richard sürgündeki Tibet parlamentosuna gideceğini beni otelime taksi ile bırakabileceğini söylüyor. Yanımızdaki anne ve kızına da “arabanız var mı?” diye soruyor. Gitmişken onları da bırakacak.

Anne “Evet, Amerika’da  bir mavi bir de siyah arabam var” diyor.

“???!!!”

Hiçbirimizin beklediği cevap bu değildi.

Ertesi gün Dharamsala’dan ayrılacağımızdan vedalaşıyoruz.

Dhramasala beni başka biri yaptı, bunu biliyorum. Artık aynı insan değilim. Olmadığıma da memnunum. Ruhumda taşlar yerine otururken, çıkardıkları toz bulutlarını gözümle görebiliyorum adeta.  Buraya yeniden geleceğim. Bunu hissediyorum hatta kesin olrak biliyorum.

1 yıl sonra…

Tam bir yıl sonra yine Dharamsala’dayım.

Bu defa bize Coşkun’da eşlik ediyor. Kasaba büyümüş, geçen senekinden çok daha kalabalık . Otel sayısı fazlalaşmış, kafeler artmış, yabancılar sokakları kaplar olmuş. Maymunların ise sayısı azalmış. Belli ki bu kalabalık onları korkutmuş ama bu bile kasabanın huzurlu havasını bozmamış. Tek üzüldüğüm nokta Dalai Lama’nın grip olduğu için bu yıl öğreti veremeyecek olması.

Ertesi sabah Richard’ın geçen sene kaldığı otele gidip bu sene gelip gelmediğini soruyorum.

“Evet” diyor otelin resepsiyonisti. “Dün akşam geldi”.

Önceki sene yaptığımız röportajın fotoğrafı ile birlikte bir not bırakıyorum. Beni hatırlayıp hatırlamadığından emin  değilim ama…

Çekimlerimizi tamamladıktan sonra otele dönüyorum. Richard kendi elleriyle yazdığı bir mesaj bırakmış. Kız arkadaşı (Kız arkadaşı James Bond filmlerinden de hatırlayabileceğiniz güzeller güzeli oyuncu Carey Lowell) ve diğer arkadaşları ile akşamüstü Connaught House otelinin kafesinde olacaklarını, beni görmekten çok memnun olacağını ve bizi orada beklediklerini söylüyor. Bu randevuyu tabii ki kaçırmıyorum. Akşamüstü hep beraber kahve içmeye gidiyoruz. Richard ve arkadaşları orada ama kız arkadaşı yemeklerden dolayını midesini bozduğu için odasından çıkamamış. Ayakta  epeyce sohbet ettikten sonra bizi masalarına buyur ediyorlar. Türk olduğumu öğrenen arkadaşlarından bir tanesi bir şarkı söylemeye başlıyor.

“Üsküdar’a gideriken, bir mendil bulddduuuuummm.”

Şoke oluyorum..

“Fakat sen bu şarkıyı nereden biliyorsun?”

“Annem Türk babam Endonezyalı”. Dünya gerçekten de çok küçük…

Söz Türk kahvesinden ve kahve  falından açılınca, yanımda Türk kahvesi getirdiğimi söyleyip, hepsini davet ediyorum.

“Dalai Lama’nın Kahin’i kadar olmasa da ben de bir şeyler tutturabiliyorum” diyorum.

Akşamleyin buluşuyoruz.

Richard’ın kahve falı belki de bugüne kadar baktığım en ilginç fallardan biri.

“Mmmm burada bir kadın görüyorum, sen daha önce bir iş yapmışsın onunla. Şimdi yine bir iş bekliyor sanki ama belli değil.”

“Ha bu Julia olmalı.”

“Julia?”

“Evet Julia Roberts.”

“???!!!!”

Tüm Hollywood falımın içinden geçiyor adeta.

“Senin kız arkadaşın senden bir çocuk istiyor.”

“Doğru’

“Ama sen istemiyorsun.”

Richard , hiçbir şekilde çocuk istemediğini çünkü sevgisini tüm Dünya çocuklarıyla paylaşmak istediğini söylüyor.

“Ama burada çıkmış, ikiniz çocuk sahibi olacaksınız, hem de erkek” diyorum.

Gerçektende bir yıl sonra çocuk sahibi olduğunu duyduğumda şaşırıyorum.

Sonra dertleşiyoruz. Ben ona seyahatlerimden, erkek arkadaşımla sorunlarımdan bahsediyorum o bana Amerika’daki hayatından, ilk karısından nasıl boşandığında neler hissettiğini. Son veda konuşmamızda onu sanki kırk yıldır tanıyormuş gibi hissettiğimi ve sanki hiç sahip olmadığım abim gibi olduğunu söylüyorum. O da aynı şeyi düşündüğünü, sankı kız kardeşiymişim gibi hissettiğini , bunu tapınaktaki lamalardan birine sorduğunu, onun ise bizim daha önceki hayatımızda tanışmış olabileceğimizi söylediğini anlatıyor.

Richard’ın yüzüne bakıyorum. Bu şefkatli yüz bana tanıdık geliyor. Bu kasabada karşılaştığım, konuştuğum herkeste aynı yüz ifadesini anımsadığımı fark ediyorum. Bu kasabanın havasında, suyunda, inançlarında olmalı. Dünya’da böyle bir yer olduğu için çok şanslı olduğumu düşünüyorum…

Umarım hep var olur…

 

 

 

 

 

 

 

All Rights Reserved...