‘SIRADAKİ’:
Amasra’daki Amasra müzesini gezerken, açıkçası büyülendim. Hem bahçesindeki, hem de içerisindeki odalarda, bütün detaylarını, kabartmalarını korumuş onlarca Roma donemi tarihi eserini gördüğümde, kendime engel olamadım; ellerimi bu eserlerin yüz hatlarında gezdirdim. O burstlerin gözlerine dokunursam, o göz kapaklarını hiç kırpıştırmayan gözlerin tanıklık ettiklerini ben de hissedebilirmişim gibi geldi. Heykel odasını gezerken, yuvarlak hatları ile ihtişamını koruyan kraliçe heykeli ile atletik yapısı ile bir kumandan heykeli çıktı karşıma. Kimi heykeller ise adeta bir mitoloji kitabı gibiydi. Üzerindeki kabartmalar, tanrıların entrikalarını, asklarını, zaferlerini anlatan onlarca hikâye ile bezenmişti. Ancak bu odada benim gözlerim senatör heykellerine takıldı.
Baş kısmi yoktu bu heykellerin, yalnızca vücutları duruyordu. Heykelin elleri ve kollarının duruşu, bilgelik taşıyor ve güven uyandırıyordu insanda… Müze yetkililerinin söylediğine göre, senatörler sık sık değiştiği için, vücut kısımları sabit kalıyordu ama baş kısmı senatör değişimi ile birlikte sürekli olarak değiştiriliyordu. Bu hem zamandan tasarruftu hem de emekten.(Zaten bu heykellerin basları sık sık değiştiği için bugünlere kadar ulaşamamıştı.)Belki de birilerini özlemeden yerine başkalarını koymamızdaki aceleciliğin tohumları o günlerde atılmıştı.

Bugünlere gelindiğinde artik yas tutmak demode oldu. Söyle bir etrafıma baktım ve şunu fark ettim: bunlarla vakit harcayacağımıza, ‘SIRADAKI’ diyoruz; mekanik bir sesle. Ruhumuza isleyen heykellerin basları monte edilebilir bir sekil aldı. İsimize yaramıyor mu, bizi üzüyor mu, bir öncekinin yerini doldurup doldurmayacağı önemli değil. Çözümü hazır:‘SIRADAKI’ diyor ve ruhumuzdaki heykelin başını, yenisi ile değiştiriyoruz. O heykellerin yavaş yavaş ruhumuzda yer almaktan tiksindiğini ve bizi terk ettigini fark etmeden. Çocukluğumda okuduğum, ‘unutulmaz asklara’ dair yazılan ‘yeri doldurulamayanlar’ için dile getirilen şiirler, bir hayal urunu hatta ‘bilim kurgu’ romanı oldular şimdilerde.
Romalıların kullandığı, değerli insanlar için dökülen göz yaslarının biriktirildiği göz yası vazolarının yerini bir kullanımlık kâğıt mendiller aldı buğun. Yanaklarımızdan süzülen ıslaklığı siliyor, sümüklerimizi ufluyor, sonrada onu çöpe atıp, sesleniyoruz boşluğa ‘SIRADAKİ’.
Her şeyin çarçabuk tüketildiği şu günlerde, sorunlarımızı, Çetin Altan ‘in deyimiyle ‘zaman süpürgesine’ bile bırakacak sabrımız yok. Çivi çiviyi söker mantığıyla, hemen bağırıyoruz ‘SIRADAKİ’. Ancak fark etmiyoruz hiçbirimiz; bize acı verdiği için sökmek istediğimiz çiviler değil bizim derdimiz, bize boşluk hissini veren ve esas acıtan sökülecek çivi kalmaması.
Ruhumuzda iz bırakan heykellerin baslarını değiştirdikçe, yüzyıllar sonra geriye yalnızca bir vücut kalıyor. Hissedilenleri, askları, acıları, mutlulukları ifadesiyle anlatan heykel basları, yeraltından çıkarılmayı, bulunmayı reddediyor.